Alternative content

Get Adobe Flash player

Nilgün KARADUMAN


28 ŞUBAT’TAN 13 YIL SONRA NEREDEYİZ.?

28 Şubat 1997 muhtırasının 13. yılındayız ve bugün de yine Türkiye’nin en sarsıcı gündemini darbe planları tutuyor. Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız, Eldiven derken son olarak ortaya çıkan ‘balyoz’ kod adlı darbe planına ilişkin iddialar ülke insanında yeni endişe ve tedirginliklere yol açmaya devam ediyor. Dehşet verici iddiaların bütünü ise, demokrasinin nasıl kesintiye uğratıldığını da açıklamaya yetiyor. Aslında Türkiye, darbe planları bir yana, darbelerin kendisine son derece aşina. Darbe sonrasının faturasını, baskılarla, ölümlerle, kayıplarla ve sosyo ekonomik hayatta yaşadığı geri sayışlarla, kısaca çok ağır bedellerle ödemiş bir ülke. Buna rağmen bugün de yer yer darbe alkışçılarının olması oldukça şaşırtıcı ve düşündürücü.

Demokrasi için demokrasiyi durduran süreçler..
Cumhuriyet dönemi Türkiyesi’nde darbeler, başka bir ifadeyle askeri müdahaleler hep demokrasinin en çok tartışıldığı dönemlerde gerçekleştirilmiş. Demokrasinin tehlikeye girdiği düşüncesiyle ülke yönetimine el koyan askeri güç, demokrasiyi kurtarmak adına her seferinde demokrasiye ara verdirmiş ve bol yasaklı, bol cezalı, düşünmenin dahi suç olduğu süreçlere imza atılmış. Ülkenin dönem dönem yaşadığı sıkıntılarda demokratik çözüm arayışları yerine askeri müdahalelere başvurmanın elbette bir çok nedeni var, bunlardan bir tanesinin de Türk siyaset geleneğinde varolan militarist yapıdan ve bu yapının sivilleşememiş olmasından kaynaklandığını düşünmek mümkün. Orta Asya’da kurulan Türk devletlerinin ordu devleti olması, Selçuklular’da sosyo ekonomik yapının orduya göre biçimlendirilmiş olması, Osmanlı döneminde hükümdarların aynı zamanda ordunun da komutanı olması bu sivilleşememenin örneklerinden yalnızca birkaçı.

28 Şubat süreci..
Kimilerine göre post modern darbe olarak nitelendirilen 28 Şubat olayının, 18 Nisan 1997 seçimlerine çok kısa bir süre önce gerçekleşmiş olması, askeri gücün siyasete açık müdahalesinin örneği. Bu müdahalenin o dönem için gerekli olup olmadığı tartışılır olsa da, o darbe ile; yine daha öncekiler gibi demokrasiyi kurtarmak, irticayı önlemek ve ülkenin menfaatlerini kötü yöneticilerden korumak amaçlanır. Ne var ki, zaten kendini tam bulamamış demokrasi, bir kez daha darbeler, muhtıralar arasına sıkışır kalır.

Türk siyasi yaşamının yanısıra sosyo ekonomik olarak da derin izler bırakan 1980 darbesinden 15 yıl sonra ülke yeni bir siyasal krizin eşiğine gelecektir. 18 Nisan 1995 genel seçimlerinden Refah Partisi’nin beklenmedik şekilde birinci parti olarak çıkması ile başlayan bu süreçte en çarpıcı gündemi irtica tehditleri oluşturmaktadır. Refah Partisi, Necmettin Erbakan’ın başkanlığında seçimleri kazanmış, ancak güven oylaması alamamıştır. Erbakan, ikinci parti konumunda olan Doğru Yol Partisi ile koalisyona giderek Refahyol hükümetini kurar. Sonrasındaki süreçte yaşananlar ise 28 Şubat’ın davetçisidir.

Erbakan’ın ilk yurtdışı gezileri İslam ülkelerine yönelik olarak yapması birçok kesimde tedirginlik yaratır. 7 Ekim 1996’da Erbakan’ın Kaddafi’ye çadırında yaptığı ziyarette aldığı hakaretvari sözler Türkiye’de tepki ile karşılanır. Diğer yanda Başbakanlık konutunda tarikat şeyhlerine verilen iftar yemeği kamuoyunda ayrı bir tepkiye yol açar. Daha sonra Refah Partili Sincan belediye başkanının düzenlediği Kudüs gecesi olayların tuzu biberi olur. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Çevik Bir’in talimatı ile tanklar Sincan sokaklarında dolaştırılarak muhtıranın ilk mesajları verilir. Çevik Bir bu olayı “balans ayarı” olarak niteler. Ardından ülkenin birçok yerinde “Cumhuriyet’e sahip çık” mitingleri başlatılır ve bu olaylar, daha sonrasında Refah Partisi’nin kapatılmasına giden süreci oluşturacaktır.

Darbe söylentileri yine gündemdedir. Çok geçmeden, 28 Şubat 1997'de yapılan MGK toplantısında Kurul'un asker kanadından hükümet ortaklarını suskunluğa sokan bir bildiri gelir. 18 maddelik bildiride irticanın gözlendiği, Cumhuriyet’in tehdit altında olduğunun altı çizilmiştir.

Hükümet İstifa Ediyor
Bu bir muhtıraydı ve Erbakan 5 gün sonra muhtıranın altını imzalamak zorunda kalıyordu. Koalisyon hükümeti askeri ve sivil baskılara daha fazla dayamadı ve istifa etti.

28 Şubat muhtırasının öncesi ve sonrası çok tartışıldı, tartışılmaya da devam ediyor. Geçmiş darbeler, muhtıralar, ekonomik ve siyasal krizler, 1996 yılında yaşanan Susurluk olayını da kapsayarak gelişen süreç ile birlikte bugün ülkeyi saran darbe iddialarına bütünsel olarak bakılması bu tartışmalara yeni boyutlar kazandırmaya devam ediyor. Askeri müdahalelerin ya da baskıcı anlayışın demokrasiyi beslemediği gün gibi ortada. 2002 genel seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasaklı olmasına rağmen AK Parti’nin % 47 oyla seçim kazanması da bunun açık örneği.

Son 50 yılda Türkiye’de yaşanan darbeler
50 yılda 180 darbe gören Afrika kadar olmasa da, Türkiye de darbelerden yeterince nasibini almış bir ülke. Neredeyse 10 yılda bir yaşanan askeri müdahalelerin nedenleri, niçinleri ise çok fazla değişiklik göstermiyor, birbirinin aynı gibi. Türkiye’nin darbe tarihine bakıldığında herbirinin ayrı derin izler bıraktığı ve bu izlerin, gerek sosyo ekonomik, gerekse kültürel açıdan bugüne kadar taşındığı da görülüyor.

27 Mayıs 1960
Türkiye Cumhuriyeti’nin darbe ile ilk tanışma tarihi 1960 yılıdır. Tarih dersi kitaplarında 27 Mayıs devrimi olarak öğrencilere okutulsa da bu, idamların yaşandığı, demokrasiyi yerle bir eden bir askeri darbedir. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin baskı uyguladığı ve ülke bütünlüğüne gölge düşürdüğü gerekçesiyle TSK içinden bir grup subay ülke yönetimine el koyar ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes’in yanısıra birçok partili tutuklanır. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanlarından Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanlarından Hasan Polatkan idam edilir.

12 Mart 1971
12 Mart Muhtırası, 12 Eylül darbesini tetiklemesi açısından Türkiye’nin demokrasi hayatında tarihi bir dönüm noktası olarak nitelendiriliyor. Emir-komuta zinciri içerisinde yapılan ilk askeri darbe eylemi olarak bilinen bu muhtıra, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un imzası ile dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a verilmiş ve hükümet istifaya zorlanmıştı.


12 Eylül 1980
Türkiye’de unutulmayacak günlerin yaşandığı 12 Eylül dönemi, yerine bir türlü oturtulamayan demokrasinin taşlarını bir kez daha yerle bir etti. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emir komuta zinciri ile yaptığı 12 Eylül darbesi sonucu Demirel hükümeti düşürüldü ve TBMM kapatıldı. Bütün partiler fesedildi. Parti başkanları yargılandı. Tüm yurtta sıkıyönetim ilan edildi, sendika ve derneklerin faaliyetleri durduruldu ve 1961 Anayasası rafa kaldırılarak bugün darbe anayasası olarak nitelendirilen anayasa uygulamaya alındı. 9 yıl süren askeri yönetim Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin önünde kara bir leke olarak kaldı.


27 Nisan 2007
10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görevinin tamamlamasına kısa süre kala, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olarak göreve gelecek olmasının rahatsızlık yarattığı bir dönemdi. 27 Nisan’ın gece yarısında TSK’nın resmi internet sitesinden yapılan açıklama gündeme bomba gibi düştü. 23 Nisan’dan bir kaç gün önce gerçekleşmesi açısından manidar olarak nitelendirilen sert açıklamada; laiklik karşıtı yöntemlere karşı TSK’nın kendi yetkilerini kullanacağı yer alıyordu. Ancak, hükümet, geçmiş dönem hükümetleri gibi sessiz kalmadı ve Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek bir açıklama yaparak, Genelkurmay Başkanı’nın resmi olarak Başbakan'a bağlı olduğunu, görevleri itibarı ile Başbakan'a karşı sorumlu olduğunu söyledi. Daha sonra dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, internette yayınlanan açıklamanın kendisi tarafından yapıldığını belirtti...


Yorum Ekle
Yazıcıya Yolla
Arkadaşına Gönder
Word Olarak Kaydet
02.03.2010


İletişim Tel : 0 226 814 49 32 - 813 27 62  Mail : kolleksiyondergisi@hotmail.com