Çoğumuzun 80’li yılarda duymaya başladığı bir tanım Kürt sorunu... İfade ettiği anlamlar da ilginç; Türkiye’de Kürt olmak mı sorun yaratıyor? Yoksa Türkiye’de Kürtler mi sorunlu yaşıyor? Sorunun çözümü ne olabilir? Bu sorunun tarihsel süreci nedir? Gelin olaya hep beraber, öncelikle yakın tarih içerisinde bir göz atalım;
19. yüzyılın ikinci yarısına doğru batılı devletlerin baskıları ile, zamanın hasta adamı olarak görülen Osmanlı İmparatorluğunda özellikle hristiyan azınlıklarla ilgili hak ve hukuku yeniden düzenleyen bir takım çalışmalar öne çıkıyor. 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı ile, imparatorluk bünyesindeki bütün eyaletlerde ve azınlıklar arasında özgürlükçü kıpırdanmalar da hız kazanmaya başlıyor. Bu durum, Osmanlının üç kıta üzerinde sahip olduğu topraklardan, bu günkü sınırlarına çekilmesini tetikleyen bir süreci de beraberinde getiriyor.
1500’lü yıllardan beri, özerk olmalarından dolayı, Osmanlı’ya sadece vergi ile bağlı olan Kürt beyliklerinin egemenlik alanı, ıslahat hareketleri çerçevesinde 1838 yılında resmi olarak geçersiz kılınınca, bölgede bir belirsizlik başlıyor. II.Mahmut’un vefatı ve yerine oğlu Abdülmecit’in geçmesi, bölgedeki belirsizlik sürecinde Kürtlere avantaj sağlıyor. Bedirhan Paşa’nın büyük bir ayaklanma çıkarıp, Cizre’yi başkent ilan ederek kendi adına sikke bastırması, barut ve silah fabrikası kurması ortamı iyice kızıştırıyor ve beş yıl süren çatışmalar sonucunda bölge yeniden Osmanlı denetimine geçiyor.
14 Aralık 1847 tarihinde Sultan Abdülmecit Meclis-i Vâlâyı Ahkâmı Adliye’nin önerisi üzerine Diyarbekir Eyaleti ile Muş, Van, Hakkâri ve Cizre’yi birleştirerek Kürdistan Eyelati adıyla bölgeyi yeniden yapılandırıyor.
Kendilerini bölgenin yegane sahibi olarak gören Kürtler, Türklerin 1071 yılında Anadolu’ya girmelerinden bu yana, o zamanların konjonktürü gereği de olsa, topraklarının Türklerin idaresi altına girmesini hala kabullenememişlerdir. Bu durum, kendini Kurtuluş Savaşında da göstermiş, her ne kadar bütünlüğü sağlamak için bu Cumhuriyet'i beraber kurduk imajı vermek amacıyla “Çanakkale”de ve “Kurtuluş Savaşı”nda Türk-Kürt sırt sırta savaştı dense de, olayın iç yüzünün aslında hiçte öyle olmadığı, Kürtlerin büyük bir kısmının savaşa katılmamak için dağlara kaçtıkları ve bir kısmının da İngilizlerle iş birliği yaparak isyan çıkardıkları, bu nedenle Kurtuluş savaşımızın Kürtlerle beraber değil, Kürtlere rağmen kazanıldığı bazı tarihçilerimiz tarafından desteklenmektedir. Nitekim, kurtuluş savaşı sırasında başgösteren, İngiliz ve Fransız destekli Ali Batı (11 Mayıs -18 Ağustos 1919), Cemil Çeto (7 haziran 1920), Milli Aşiret (24 Ağustos-8 Eylül 1920) ve Koçgiri (6 Mart – 17 Nisan 1921) isyanları bu realitenin tipik göstergeleridir.
Ayrıca, Mustafa Kemal’in Kurtuluş savaşında Türk ordusuna yardımda bulunmaları karşılığında Kürtlere özerklik sözü verdiği iddiası da tarihçilerce yalanlanmaktadır.
Aslında Kürtlere özerklik verilmesi Mustafa Kemal’in değil Damat Ferit’in 12 Eylül 1919’da İstanbul Hükümeti adına İngiltere ile imzaladığı 8 maddelik gizli bir antlaşmanın 3. maddesinde dile getirilmiştir;
-Türkiye bağımsız bir Kürdistan kurulmasına karşı çıkmayacaktır.
Fakat bu anlaşma, damat Ferit hükümetinin sonunu getirir ve yapılan kabine değişikliği ile iktidara gelen Ali Rıza Paşa hükümeti ile Kürt özerkliğinin önü kesilecektir. Ardından, İstanbul ve Ankara hükümetleri, Amasya Görüşmelerinde aldıkları ortak karar ile, kurulacak yeni devletin sınırlarının Kürtlerin’de oturduğu araziyi de kapsadığının altını çizmişlerdir. Müteakiben Mustafa Kemal’in Koçgiri isyanının bastırılmasını savunan konuşması akabinde, İngilizler, TBMM’nin 10 Şubat 1922 tarihinde gizli bir toplantı yaparak, Kürtlere özerklik verilmesini onaylayan kararlar aldığı şeklinde uyduruk bir iddia daha ortaya atmışlardır. Oysa TBMM’nin o tarihteki toplantı kayıtlarında gizli bir oturum yapıldığı görülmemektedir.
Konu ile ilgili olarak, yurt dışında yaşarken tanıdığım bir Kürt arkadaşımın görüşlerine de yer vermek istiyorum. İşte kendisine sorularım, ve aldığım cevaplar;
- Türkiyedeki Kürt sorunu nedir sence?
- Bence Türkiyedeki Kürt sorununun başlangıcı Türkiye Cumhuriyeti otoritesinin Kürt varligini inkar etmesidir. Bizleri toplumun içinde var olan gerçek bir öğe olarak kabul etmemesi ve ancak Türk kimliği ile tanımasıdır.
- Yani devletin adının Kürdiye yerine Türkiye olması mı sorun oluyor tek başına?
- Sorunun başlangıcı inkar politikasıdır.
- Peki sünni ve alevi Kürtlerin ayrılıkçılığa yaklaşımlarında farklılıklar var mıdır?
- Öncelikle ben sünni veya alevi Kürtlerin olaya ayrılıkçı yaklaştığını düşünmüyorum. Sorun öncelikle bir insan hakları sorunudur, bu güne kadar dışlanmış olmak, aşağılanmış olmaktır.
- Yani Kürt sorununun özünü ayrılık düşüncesi teşkil etmiyor mu?
- Bence sorunun tek çözümü ayrı bir ülke kurmak değildir. Sorunun birçok farklı çözümü vardır. Herşeyden önce mevcut olan önyargıların ve inkar politikasının bir kenara bırakılması gerekiyor. İnkar politikası Kürtlerin ayrılıkçılığa daha cok ilgi duymalarina sebep veriyor. Devlet bütün etnik azınlıkları, kendi kimlikleri ile kabullenmeli, ve haklarını anayasa ile belirtmelidir.
- Yani demokratik adımlar sorunun ana çözümünü mü teşkil edecek?
- Evet. Demokratik adımlar sorunun ana çözümünü teşkil eder. Zaten Kürtlerin ayrılıkçılığa ve şiddete başvurmalarındaki asıl sebep, demokratik adımların atılmaması ve Kürt gerçeğinin inkar edilerek bastırılmaya çalışılmasıdır.
- Gerçekten size ayrımcılık yapıldığını düşünüyormusunuz? Böyle düşünenlere Turgut Özal’ın ve bazı diğer üst düzey yöneticilerin, milletvekilllerinin Kürt kimliği örnek gösteriliyor, ne düşünüyorsun?
- Evet yaşamın her alanında ayrımcılığa maruz kalıyor Kürtler. Resmi devlet daireleri bir yana fındık toplamaya giden Kürt isçileri bile öldürülüyor. Bence Turgut Özal ve diğer idareciler bulunduklari makamda Kürt kimliği ile görev yapmıyorlardı. T.C. Devleti adına Türk kimliği ile görev yapıyorlardı ve Kürt sorununa hiç bir kalıcı çözüm getirmemişlerdir.
- Bir Kürt bir Türk ile aynı okula gidiyor, makam olarak aynı yere kadar gelebiliyorsa, bunun ötesinde hak olarak başka neler istenebilir?
- Evet ama sonuçta Türkleşince aynı statüye kavuşuyorlar, yani asimile olunca..
- Peki Türk Devleti Kürt kimliğini nasıl tanımalı? Bu konudaki en belirgin öge nedir?
- Anayasada Kürtlerin tanınması ve uygulamadaki engellerin ortadan kaldırılması lazım. Kürtlerin kürtçe eğitim alması gerekir. Sosyal ve ekonomik alandaki eşitsizlikler ortadan kaldırılmalıdır. Yani bence Kürtler anayasada tanınıp bütün haklarına kavuşunca ayrı bir devlet kurmalarına gerek kalmaz.
- Sosyal alandaki eşitsizliklerden bahsederken, Kürtler zaten ekonomik olarak Türkiyenin bir çok köşebaşını tutmuş durumda, bir çok alanda faaliyet gösteriyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsun?
- Bence bu T.C. otoritesinin yanlışıdır, Kürtlerin değil..
- Devletin doğuluya yatırım anlamında yaklaşımı, karadenizliye yaklaşımı ile farklımı sence?
- Bu gün köşebaşlarını tutmuş Karadenizliler ve Kürtler kapitalisttir ve T.C. otoritesinin milliyetçi ve inkarcı politikasına karşı değildir, eşitsizliğe uğrayan ve ezilen kesim halktır, yani emekçi halklar. Ya, zaten Kürt sorunu bu değil, Kürt sorununu köşe başını tutmuş adamlara bakarak yorumlayamazsın.
- Evet ama bu sorun sosyalist düşünce ile faşist-kapitalist düşüncenin savaşı değilmidir zaten? Yani burada soruna milliyet sorunundan öte bir sistem sorunu olarak bakmak gerekmez mi?
- Evet sorun sistem sorunudur. T.C. devletinin kapitalist ve gerici olmasıdır.
- O zaman Kürt sorunundan ziyade sistemi sorun olarak değerlendirmek ve sistemin yanlışları üzerinde konuşmak gerekmez mi? - Evet, sorun topyekün sistem sorunudur.
- Peki o zaman sistem sorununu halletmek için neden sadece Kürt kimliği ile savaş veriliyor? Sisteme başka karşı olan yokmu? - Çünkü, bu sistemden en çok zarar gören Kürtlerdir.
- Eğer sorun demokratik hakların verilmesi ile çözülecekse terörist saldırıların haklılık yönü nedir?
- Bu soruya ancak PKK'lılar cevap verebilir. Her Kürt PKK'lı değildir. - Son olarak devletin yaklaşımını değiştirmesi, daha şefkatli ve demoktratik olması, insan hakları konusunda ciddi adımlar atması sorunun ana çözümüdür diyebilirmiyiz?
- Doğrudur, elbette...
İşte sıradan bir kürt vatandaşımızın konuya bakış açısı böyle. Bir takım siyasi düşüncelerin içine çekilip aşırı uç noktalara getirilmiş kürtler başka düşüncelere sahip olabilirler.
Türkiye’de kürt sorununu incelerken, örnek teşkil edebileceği düşüncesi ile ETA ve IRA örneklerine de bir göz atmak gerekir; ETA İspanyadaki Bask bölgesinin sosyalist ve özerk olması için faşist Franco yönetimine karşı savaşan Marksist ideolojiye sahip bir terör örgütü olarak 1959 yılında kuruldu. Devletin adli ve güvenlik güçlerine karşı silahlı eylemler yaptı. Eylemlerindeki can kaybı 800 civarındadır. Ispanyanın AB’ye girişi sorunların siyasi metodlarla çözümü için olumlu etki yaratmıştır. 11 Eylül saldırıları sonrasında dünyada teröre bakış açısının değişmesi ve hükümetin 2006 yılında silah bırakma şartı ile siyasi platformda barış görüşmelerine başlayacağını ilan etmesi ile ETA şartlı olarak silah bıraktığını ilan etti fakat, aralık 2006 yılında Madrid havaalanında patlayan bomba ateşkesin kalıcı olmadığını gösterdi. ETA bu yeni süreçte varlığını hafif terör olaylarıyla hissettirmeye devam etmektedr.
1913 yılında kurulan IRA (Cumhuriyetçi İrlanda Ordusu) İrlandanın İngiltereden bağımsızlığı için çalışmaktaydı. IRA, İrlanda’nın güney kısmının İrlanda Cumhuriyeti olarak 1921 yılında İngiltere’den bağımsızlığını kazanması ile yetinmeyip, İngiltere yönetimine bağlı Kuzey İrlanda bölgesinin de İrlanda Cumhuriyetine bağlanması için terörist saldırılarda bulundu. Son yıllara gelindiğinde IRA önce kendi içinde çeşitli kollara ayrıldı. 1999 yılında ilan edilen ateşkes ve beraberinde örgütün siyasi kanadı olan Sinn Fein ile İngilizlerin ortak yer aldığı bir parlamentonun kurulması sonucunda, sorunların çözümünde siyasi yolların kullanılması için bir platform oluşmuş oldu.“Sin Fein“ üzerinden gelen silah bırakma çağrısı ve ABD deki “İrlanda Lobisi“nin silahlanmayı bırakmazsa, üzerindeki bütün ekonomik ve politik desteği keseceğini bildirmesi ile IRA silah bıraktığını tüm dünya ya duyurdu. IRA’nın yapmış olduğu saldırılardaki can kaybı bu güne kadar yaklaşık 1800 kişi civarındadır.
IRA ve ETA ile mukayese edildiğinde, PKK farklılıklar göstermektedir. Soruna Türk-Kürt sorununun ötesinde global bir pencereden bakmak gerekir. PKK’nın bölgede özerk bir devlet kurma amacı sadece bölge halkı olan kürtlerin bir ideali değildir. Amerika, İngiltere ve dev yahudi petrol şirketlerinin bölgedeki çıkarlarını körüklediği için, el altından desteklenmektedir. Bölgede bir Kürt devletinin var olacağı, şimdiden çizilen haritalarda belirtilmektedir. Amerika Irak’a saldırmak için bir bahane bulduğu gibi, bir gün Türkiye yi de parçalamak için bir bahane yaratacak, ve bu niyetini aleniyete dökecektir.
Amerika ve İsrail’in bölgedeki ayrılıkçılığı el altından Kürtlere sağladığı silah ve ekonomik olarak desteklemesi işin içinde dış mihrakların politik çıkarları olduğunu göstermektedir. Yani Amerika ortalıkta kendi politik emelleri için kullanabileceği uydu devletler yaratmaya çalışıyor! Bu durum Wilson Prensipleri ile devlet politikası haline gelmiş zaten....
Aslında, dış mihrakların etkileri ortadan kaldırılabilse, Avrupa Birliği’ne uyum çalışmaları ve küresel etkilerle gelmekte olan sosyal, demokratik ve insan hakları açısından yaşamakta olduğumuz değişim süreci içerisinde sorunun kendi kendine çözülebileceği de düşünülebilir.
Sonuca ulaşabilmek için öncelikle bölge halkının gerçek niyetini ortaya çıkarmak gerekir diye düşünüyorum. Dünyanın hiç bir yerinde “siyasi ya da demokratik çözümler“ azınlık isteklerine göre çoğunluğa dikta edilemez. Zira BM kararı gereği, kurulacak bir azınlık devleti, ana devletin onayı olmadan kabul edilemez. Kişisel olarak, eğer bu sorun, artık bir kangrene dönüşmüşse ve kürtler kendilerini duygusal olarak birlik ve beraberlikten geri dönülemez anlamda soyutlamışlarsa, sonuç olumsuz olsa da radikal çözümler üretilmelidir düşüncesindeyim. Bölge halkının gerçek amaçlarını netleştirmek üzere bir referandum yapılmalı, bu referandumda, ayrılık düşüncesi ağırlık kazanırsa, Türkiye Cumhuryeti’nin menfaatleri ile çakışmayan ciddi ve kalıcı bir çözüm bulunmalıdır. Eğer, sonuç Kürt halkının birlik ve beraberlik düşüncesinden yana olduğunu gösterirse, PKK uluslararası arena da geçerliliğini yitirecek ve Kürtleri temsil etmediği anlaşılacaktır.
Dünyada bir taraftan küreselleşme ile sınırlar kalkıyorken, diğer bir yandan azınlıklara dayalı özerk yapıların ağırlık kazanıyor olması, bölünmüş güçlerin, emperyalist elebaşı devletler tarafından gizli menfaat sömürgeleri haline getirileceği gerçeğini akıllara getirmektedir. Soruna kürt halkının demokratik istemlerinin ötesinde, bu gözle bakmak gerekir.
|